Yeni Anayasa Süreci Hangi Takvimde İlerleyecek?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair 7595 sayılı Kanun ile ilgili tartışmaları ele aldığı bir analizde, yeni anayasa çalışmalarının zamanlamasıyla ilgili önemli açıklamalarda bulundu.
Uçum’un Anadolu Ajansı’na verdiği demeç, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’nin uzun süredir dile getirdiği yeni anayasa hedefinin, mevcut yasama döneminde mümkün olmayabileceğini ifade eden en net mesajlardan biri olarak öne çıktı.
Uçum’un analizinin detayları şu şekildedir:
“1. Anayasa Mahkemesi’ne başvuru ihtimali ve Kanun’un anayasaya uygunluğu değerlendirmesi”
7595 sayılı Kanun ile ilgili olarak, teklif ve kabul sürecinde iletilen destek açısından değerlendirildiğinde, Anayasa Mahkemesi’ne başvurulma ihtimali oldukça düşük görünmektedir. Anayasa’ya göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluğu elinde bulunduran ilk iki parti ve TBMM üye sayısının beşte biri olan 120 milletvekili Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapabilir. Birinci parti olan AK Parti’nin böyle bir başvuru yapmayacağı açıktır. Şu anda ikinci parti olan Yeni Parti’nin de süreçte desteklediği anlaşıldığından, bu partinin de başvuru yapması beklenmemektedir. Bu durumda geriye kalan 120 milletvekilinin başvuru yapma durumu ise, “hayır” oyu veren 87 milletvekilinden yalnızca 56’sının bu oyu sistemi eleştirmek amacıyla kullanmış olması nedeniyle neredeyse imkânsızdır. Soyut norm denetimi için son tarih ise 17 Ekim 2026’dır. Somut norm denetimi yoluyla yapılacak başvurular her zaman mümkündür, fakat bu başvuruların sonuç vermesi ihtimali düşük olduğu için süreci etkilemeyecekleri öngörülmektedir.
Eğer konu Anayasa Mahkemesi’ne taşınırsa, geçmişteki içtihatlar göz önüne alındığında Kanun’un anayasaya aykırı olduğu yönünde bir hüküm olmadığı savunulabilir. Burada en önemli nokta eşitlik ilkesidir. Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca kanun önünde eşitlik ilkesi, herkesin aynı kurallara tabi olduğu anlamına gelmemektedir. AYM kararlarında, hukuksal eşitlik vurgusu ile aynı hukuksal konumda olan kişilere aynı kuralların uygulanması gerektiği belirtilirken, farklı durumdaki kişilere farklı kurallar uygulanmasının mümkün olduğu ifade edilmektedir. Dil, ırk, renk, cinsiyet ve din sebebiyle ayrım yapma yasak olsa da, kamu yararı ve meşru nedenler ile farklı düzenlemeler yapılmasının eşitlik ilkesini ihlal etmeyeceği yönünde içtihatlar mevcuttur.
AYM kararlarında, kanun koyucunun suç ve ceza politikaları ile infaz rejiminde geniş takdir yetkisine sahip olduğu ifade edilmektedir. Geçmişte, terör suçlarının yarattığı tehlike ve kamu düzeni gerekçe gösterilerek cezalarda farklı düzenlemelere gidilmesi haklı bir neden olarak değerlendirilmiştir.
Kanun’un diğer terör örgütleri açısından bir eşitlik sorunu yaratmamasının başlıca nedeni, farklı durumlara farklı kuralların uygulanabilmesidir.
Ayrıca, Kanun’un genel amacı, sistematik terörün tasfiyesine yönelik özel düzenlemelerin yapılmasıdır, bu da üstün yarar ilkesinin bir sonucudur. Kanun’un kapsamı içinde yer alanlar ile dışarıda bırakılanların belirlenmesi, kanun koyucunun takdir yetkisine tabidir. Bu doğrultuda, kanun koyucu bazı durumlarda özel kanun yapma yetkisine sahiptir. Kanun, tekil olay yasağına uygun olarak düzenlendiği ve terörün tasfiyesi amacıyla meşru gerekçeler sağladığı görülmektedir.
Toplum açısından büyük maliyetlere yol açan terörün sona erdirilmesine yönelik, haklı ve nesnel nedenlere dayanan Kanun’un Anayasa’nın hem lafzına hem de ruhuna aykırı olmadığı aksine, devletin asli görevlerinden birini yerine getirdiği açıktır.
2. Yeni infaz düzenlemesi ihtiyacı
7595 sayılı Kanun, kendine özgü ve geçici bir düzenlemedir. Bu Kanun, sistematik terörün sonlandırılması için gerekli bir çerçeve sunmaktadır. Bu nedenle Kanun’dan hareketle infaz hukukuna dair genel taleplerin gündeme getirilmesi yanlıştır. 7595 sayılı Kanun, emsal oluşturacak bir düzenleme değildir.
Ancak infaz sistemimizde reform ihtiyacı sürekli olarak gündemde kalmaktadır. Mağdurlar için tatmin edici, mahkumlar için adil ve topluma kazandırmayı hedefleyen bir infaz sistemi temel bir hukuk politikasıdır. Bu nedenle, infaz sistemine yönelik reformcu yaklaşımların her zaman gündeme gelebileceği söylenebilir. Cezaevlerindeki kalabalıklaşma da infaz düzenlemesi tartışmalarını gündeme getirmektedir. Ancak tüm bu konular tartışılırken, FETÖ ve diğer terör örgütlerine alan açabilecek yaklaşımlar benimsenmemelidir. İster iyi niyetle ister kötü niyetle olsun, bu tür yaklaşımlar ciddi sorunlar doğurabilir. İnfaz sistemine dair talepler öncelikle meşruiyet açısından değerlendirilmelidir; meşruiyeti zedeleyen taleplere olumlu yaklaşılmamalıdır.
3. Dil konusu
Geçiş süreci Kanunu’nun onaylanmasıyla tamamlanırken, genel kullanımdaki dilin ve özellikle siyasi dilin ne denli önemli olduğu herkesin malumudur. Daha önce de bu konu gündemde olmuştur. Örneğin, siyasi tutsak ifadesinin yanı sıra hukuki reformlar konuşulamaz; çünkü ideolojik ve siyasi yaklaşımlarla yapılan nitelemeler, mevcut hukukun değişim ihtiyacına dair değerlendirmelerin yapılmasını engeller. Dil konusunda herkesin sorumluluğu vardır; ancak devletin diyalog yürüttüğü tarafların daha fazla sorumluluk üstlenmeleri de önemlidir. Devletle ve toplumla bütünleşme sürecinde “düşman” dilinin kullanılmaması gerekmektedir. Yurt dışındaki bireylerin “sürgün” olmadığını, tutuklu ve hükümlülerin “tutsak” olmadığını kabul etmek önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti, herkesin kabul ettiği yegâne ve meşru devlet olmalıdır.
Toplumun tüm kesimlerine güven vermek, endişeleri gidermek açıktır. Bunun için Öcalan’ın belirttiği irade dikkate alındığında, terör ve şiddet siyasetinin gayrimeşru olduğunu ifade eden yapılar; silaha dönüşüm dilinin terk edildiğini vurgulamalıdır. Bu, toplumun beklediği bir durumdur.
Ayrıca Öcalan’ın devletle ve toplumla bütünleşme perspektifi etnik siyaseti dışlamaktadır. Bu noktada, etnik siyaset tarzlarının Türkiye siyasetinin önüne çıkarılmaması gerektiği önemlidir. Türk milletinin ve Türkiye’nin bütünlüğü konusundaki kabulleri ve hassasiyetleri bilinmeli ve dil kurma sürecine katkı sunacak şekilde ele alınmalıdır.
Devletin yürüttüğü diyalog, terörün her mecradan tasfiye edilmesi sürecidir. Bu diyalog, Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin
